Perşembe, Aralık 19, 2013

19 aralık Perşembe / Fransız Kültür


Fehmi, bugün önce ısınalım sonra bir akış alalım bakalım dedi.  Bu akışta bir sonraki adımda ne yapacağınıza takılmadan doğaçlamalara açık bir şey deneyelim. Anda olan şeylere izin verin ama “top yere düşmesin”, ritmi düşürmeyin. Öncesinde ısınmak epey işe yaradı, akışta da daha çok nefes aldığımızı söyleyebilirim. Birkaç ufak ayrıntı da yakaladık. Saat 12.20 gibi Derya çıktı. Biz de oyun üzerine konuştuk biraz. Fehmi, artık “temel clown tavrı” konusunda ve beraberllik konusunda çok iyi olduğumuzu ama oyunun tüm bölümlerinin aynı ritimle(tavır,stil) oynandığını söyledi.
“Oyun şu an monoton!... O nedenle de oyun izleyende bir tat bıraksa da potansiyelinin çok altında kalıyor(“5 üzerinden 2-3 civarında şu an”). Bizim en az 4’ü yakalamamız lazım ki, patlama anlarında o 5’e çıkabilsin ve en kötü oyunumuzda bile seyirci çok eğlensin. Şimdi yapmamız gereken her bir bloğun ritmini, stilini belirlemek ve bölümler arasında bir anda geçiş yapmak. Genelde bir bölümden diğerine geçerken organik geçişler arıyoruz. Hayır, bürleksin temeli bu geçişi direkt yapmak, seyirciyi sarsacak olan şey bu tavır. Yani oyun bir clown sahnesi gibi(ya da Beckett) başlayıp, mesela Derya’nın girişiyle bir Çehov tarzına hemen dönebilmeli, sonra daha stilize bir tavıra ya da bir hikaye anlatıcısı tavrına geçebilmeli. Ya da ritm 2 deyken bir anda 5 e geçebilmeli bir oyuncu ve buna geçmek için öyle büyük nedenler aramamalı: şimdi bunu tercih ediyor bedenim deyip kabul edebilmeli.”  
Çok hoş bir sohbet oldu, ara ara şöyle notlar almışım:
-bir şeyler yaptın, sonra bu yarattığın dünyaya yabancılaştın. Şimdi artık yeni kuracağın dünya ile eski dünya aynı “biçimde” olmamalı.(Stiller Arası Seyahat)
-oynayacağımız şey bir oyun değil; “oynayacağımız” şey ANLAR...
-Bu oyun için; “Clown dünyasını aktörler sergiliyor diyebiliriz!” Clownun dünyası = insanın düzen öncesi(kaos) hali
- biçim olarak clown değil enerji olarak clown
-oyundaki “mesaj” vurgusunun pek görünmediği üzerine ilginç şeyler söylendi. Fehmi, başlangıçta mesajı bize oyun vermesi için bir metafor olarak kullandığını ama artık bedenler o dünyaya ait olmaya başladıkça mesaj vurgusuna gerek kalmadığını düşünüyor. Ben de bunun üzerine ortaya “gündeliği, sıradan olanı metaforun içinden göstermek”diye bir şey attım. Yani, metaforlar yoluyla sosyal olandan(realite) uzakta bir dünya yaratıp o dünyayı bedenlere öğrettikten sonra artık o bedenlerle “gündelikte olanları ya da olabilecekleri” göstermek. Bu sayede izleyen bir taraftan çok gerçek, çok gündelik bir şey görecek ama çok daha parlak, büyük (ve galiba sanatlı) bir şekilde. Bir taraftan çok tanıdık bir taraftan çok “değişik”.  Bu da yine aklıma Fuzuli’nin şu beyitini getirdi:
Menden Fuzuli isteme eş'ar-ı medh ü zem
Men aşıkam hemişe sözüm aşıkanedür
-Metafor-Presence-Şiirsellik arasındaki ilişki; her kelimenin metaforik bir izdüşümünün olması. Tıpkı şiirlerdeki gibi, her kelime bir dünya. O halde, herhangi bir metne karşı gelebilecek bir şiir bulunabilir mi, bu oyunculuk araştırması için bir kaynak yaratabilir mi? 

Ayrıca Derya çıktıktan sonra da şöyle bir muhabbete girmişiz, onu da aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz:
http://vocaroo.com/i/s0OG3EUSCwTq

18 aralık Çarşamba / Fransız Kültür Merkezi

Sabah, konferansa hazırlık sahnesine bakıldı. Aksesuarlar hangi sırayla gelmeli, ritm hızlı olmalı. Getirdiklerimiz bir atmosferin oluşması için yeterli olmadığı için Fehmi Seza’dan en baştan aşağıya inip sanki 20 kişiyle iş yapıyormuşçasına bir tavırla o atmosferi  yaratmasını istedi. Sanki Seza kendi dünyasında o olayı öyle yaşıyormuş gibi. Çalışmanın arkasından bir kere akış aldık. Fehmi, gece uyuyamamış. Bu arada da oyunun sonuyla ilgili şöyle bir şey gelmiş aklına: bu bedenler kaybolur ve başka bedenler tekrardan yaratılır. Bu bedenlerin “oyunu” bitince yeni bedenler yaratılır. Yeni biri girer, sonra ikinci yeni biri ve ışık kapanır...peki bu insanlar nasıl kaybolur, sondaki o gir-çıklar nasıl bir kayboluşa dönüşebilir?
Öğlen arası kendimize bir kıyak geçip balık lokantasında mükellef bir yemek yedik. Benim için yorgun haftanın en büyük tesellisiydi. Saat 13.30 da Fehmi’nin arkadaşı Selen’e bir akış gösterdik. Fehmi, yukarıda ışıkları ve sesi ayarladı. Epey düşük ve kötü bir akıştı. Akışta güzel olan şey gayb alemden çağrılan Ahmet’in gerçekten gelmesiydi.. Fehmi, düşük oynamamıza rağmen artık oyunun belli bir temel seviyenin altına inmediğini ve en önemlisi teatral bir dünya kurulduğunu söyledi. Yani; sahnede sadece eğlenen oyuncular değil kendi dünyalarında devinen bedenler görüyoruz. Şöyle ufak notlar almışım:
-ASILI KAL
-Clown dünyasına “normal” insanları yerleştiriyoruz
-Büyük nedenler tamam, artık nüanslar üzerine çalışmak lazım. Bir cümleyi belki de 10 parçaya bölmek gerek
-Nefes alın. Evet bir şeyleri fiksledik ama yine GÖR, DUY hep yeniden KEŞFET
Saat 16.45 Fehmi’nin 2 arkadaşı daha eklendi. Bu sefer, başlangıç iyi başladı ama sonlara doğru yorulduk sanki sahnede. Sonrasında erken çıktığım için çıkışta neler konuşuldu tam bilemiyorum.

Çarşamba, Aralık 18, 2013

16-17 Aralık Pazartesi-Salı / Yapım 13

                Çok kritik olduğunu düşündüğüm iki çalışmaydı. Yarın Fransız Kültür’de olacağız. 50 dakikalık “oyunumuzu” yarın gösteriyoruz. Artık oyunumuz diyebiliyorum; çünkü bugün oynarken neredeyse hiç boşluk hissetmedim. Yani, sahnede her an tutunacak bir şeyler az çok bulabiliyoruz. Artık oynarken, “normal” bir oyun oynuyormuş gibi rahat davranabiliyoruz. Bunu oyunun bedenimde karşılık bulması olarak da ifade edebiliriz.
                Dün, oyunun başından “tiranlara” kadar olan kısmı temizledik. Bugün de tiranlardan oyunun sonuna kadar olan yeri. Sadece aradaki “konferansa hazırlık” kısmı kaldı. Onu da ancak Fransız Kültür’de çalışabileceğiz diye bıraktık.
                Bu iki günde ayrıca kostümle ilgili netleşmeye çalıştık. Bu insanlar sanki farklı dönemlerden geliyormuş gibi bir fotoğraf çıkabilir mi: kimi Kızılderili, kimi Fransız Beyefendisi gibi… Ben, böyle bir şey düşüneceksek de altını çizmeyelim dedim. İzleyen görünce hemen “aa.!” dememeli ama oyundan belki çıkınca parçaları birleştirdiğince böyle bir ihtimal aklına gelmeli. Kostüm konusunda benim dışımda az çok kimin ne giyeceği belirlendi.
                Bugün final kısmını çalışırken ilginç bir şey oldu. “Ahmet’in gelişiyle” başlayan garipleşme durumu sanki başlangıçtaki “atılma halini” yeniden çağırdı ve sanki oyun tamamlandı hissi oluştu. Şimdilik finali burada tutmayı düşünüyoruz. Bu durumda sonrasında oluşan “kaos halini” nasıl yaratabiliriz sorusu ortaya çıkıyor ama zaten “oyunu” bir sabitleyelim, bunun içinde de genişlemeye gideriz diye konuşuyoruz. Fehmi, oyun müziklerini de buldu. Hepimiz çok sevdik.  
                Fehmi’nin dediğine göre aslında yarın kaba anlamda oyunu ilk defa göstereceğiz. Benim için bu yeni bir şey. Yani, oyunu belirleyip onun içinden yeniden genişletme aramak. Zaten başından beri galiba süreç böyle gelişti. Önce içinde eğlendiğimiz bir şeyler bulup canlı olan bu şeylere yaslanarak oradan daha derinlere inmek. Belki bu tarz bir oyunu da başka türlüsü kaldırmazdı diye düşünüyorum. Yani, hep söylediğimiz gibi güdüler, itkiler üzerine kurulu bir oyun olduğu için anda yakaladığımızı kaybetmeden ve onun üzerine basarak bir yere çıkmak. Sanki oyun şu sadelikte kalacak en sonunda(en azından idealde): nötr durum üzerine koyulmuş anlık itkiler. Tıpkı şey gibi, çok iyi  bir müzik icracısının bize dışarıdan sanki aynı şarkıyı çalıyormuş gibi gözükse de her akşam farklı bir icra gerçekleştirmesi gibi; notaların kaybolduğu geriye sadece icracının “ruh haline” göre oluşan nüansların kaldığı.
                     O yüzden de oyunu çok sık ve düzenli oynayalım istiyorum. Umarım düzenli prova alabilmeyi bir şekilde başarırız, oyunla ilgili tek korkum artık sadece bu.

12 Aralık Perşembe / Yapım 13 (Düzgün'ün Mekanı)

Epeydir düzgün bir prova almakta zorlanıyoruz. Derya ve Seza’nın prova süreçleri başlayınca bir de arada Fehmi’nin Çanakkale’ye gitmesi gerekince uzun bir süre buluşamadık. Gerçi tüm bunlara rağmen koşullar ayarlanabilirdi ama akşamları çalışabilecek bir mekan bulmak zor. Çözüm olması adına Fehmi bir gün Fransız Kültür’de bir sınıfı ayarladı. Orada çalışınca Düzgün bu büyüklükte bir mekanı olduğunu söyledi. Bugün de o mekanda ilk çalışmamızı yaptık. Derya ve Seza katılamadılar. Şimdilik akşamları çalışabilecek bir mekanımız var diyelim.
Toplu bir çalışma olmadığı için sahnelere esaslı bir müdahale etmek güç. Ancak üçümüz beraber olduğu yerleri daha nasıl analiz edebiliriz diye çalışabildik. Ama hiçbir şey yapılmasa da bir araya gelip oyundan konuşmak, takılmak bile bence oyunun bizdeki varlığını devam etmek, unutmamak adına önemli.
Öte yandan teknik meseleleri konuştuk. Oyun üstyazıyla oynanacak. E ne de olsa Fransızlara hitap eden bir yer. Fehmi, bunun bizim için iyi olacağını söylüyor. Fransız seyircisi bu tarz oyunlara daha alışkın olduğu için çabuk tepki verip bize rahatlatabilirmiş. Kostüm ve aksesuar işlerini de 27 aralıktaki genel prova öncesi halledelim istiyoruz.
Dediğim gibi dört başı mamur bir prova alınmasa bile mesele üzerine konuşmak, olanları tekrardan düşünmek de çok faydalı. Genel olarak birçok şeyden bahsettik ama şöyle ufak notlar almışım:
-girişte sahne nasıl olmalı? Sade bir salondansa her tarafın bembeyaz olduğu bir mekan mı olsa? Tavanlardan yere kadar uzanan beyaz kumaşlar mesela. Çünkü sade bir sahnede, getirdiğimiz aksesuarlar küçük kalıyor.
-bahsettiğimiz bembeyaz dünyayı ışıklarla kuramaz mıyız? ya da fırlatılma sahneleri için mavi ışık kullanılabilir mi?
-oyunun üzerinde durduğu yer: oyun öncesi(karakter) hal, yalan yok biz ne duyduysak gördüysek seyirci de görüyor. sahnede güvenecek bir şey bul(dürtü, hareket, bakış…) ve devam! Çok öyle derin nedenler arama!

Pazartesi, Kasım 18, 2013

18 kasım pazartesi / Fransız Kültür Merkezi

Artık projenin 3.aşamasına geçiyoruz. Şimdiye kadar ortaya çıkanların toplandığı bir metin yazmış Fehmi. Oyunu iki parça olarak düşünebiliriz kabaca. Birinci kısım seyircinin sahnedeki dünyaya ısındırılması: sahnede birileri belirir, sanki buraya fırlatılmışlardır. Birbirlerini tanımaktadırlar da. Dışarıdan mesajlar gelir, bu mesajlara göre ortam değişir; belli ki gelecek biri vardır. Ama bir şey olur ve bu kişi gelmeyecektir. Bekleyiş. Kırılma başlar: “madem ki buradayız, o halde eğlenelim!”. Oyunun ikinci kısmında artık ambiyans değişir. İlk kısımda en azından takip edilebilir, gerçekle fiktif dünya arasında devinen şey tamamen kendi içine kapanır. Ritim hızlanır…

Kabaca şimdilik kurulan plan bu. Bugün yazılan metni hızlı bir şekilde akıtmaya ve geçişlerin nasıl olabileceğini kestirmeye çalıştık. Fehmi gözüne takılan ciddi bir yerin olmadığını, metnin işlediğini söyledi. Yarın metni tekrar bir gözden geçirip biraz daha ciddi bir akış alacağız. Fehmi seyirci de getirecek sanırım. Üçüncü kısma geçmeden önce son bir metindeki eksikleri görelim istiyoruz. Sonrası artık ritim, detay, matematik…

Öte yandan Fehmi, içinde olanlar olarak bizim nasıl hissettiğimizi sordu. Sahnede olan şeyin dışarıda tam olarak ne ifade ettiğini kestiremiyoruz çok bir örneğini göremediğimiz için. Aslında bana sahnede yaptığım şeyler normalden farklı gelmiyor. Yani “olan şeye” tutunmamı sağlayan motivasyonlar aynı: eğlenmek, dinlemek, içimde döneni takip etmek vs… Öte yandan doğaçlarda parlayan anları tekrardan detaylı bir şekilde çalışmak gerektiğinde her bir parçaya bir neden yüklemek gerekliliği doğuyor- ya da biz şimdiye kadar böyle alıştığımız için sorun yaratıyor. Sanırım oyunun bir aktör-clown araştırması olması burada anlam kazanıyor. Oyuncunun clownunun kendi başına organik bir amaç olarak durabilmesi. Kendisinden başka üst bir amaca ihtiyaç duymadan sahnede var olabilmesi. Biraz muzırca… Bir yerde yaptığın şeye sonuna kadar güvenmek ve inanmak. Şu an oyuncu özgüvenimiz o kadar yüksek değil. Ama bu özgüvenin oyunla birlikte yükseleceği kesin. O ana kadar teknik anlamda her şeyi mükemmel yapmak şart! Sonrası zaten bizim de “sırrını” çözemeyeceğimiz bir alan… 

Carl Sagan anlatıyor...



Bir ara gruba bu videoyu yollamıştım. Oyunun program dergisinde yazılanlara benzer bulmuştum. Belki oyun öncesinde fuayede seyirciler beklerken izlenebilir diye düşünüyoruz. bakalım...

Cuma, Kasım 15, 2013

15 Kasım Cuma / mekan artı

tam kadro ve neredeyse tam zamanında başlayan bir çalışma. Temel yürüyüş çalışmasıyla başlandı, tempoyla oynayarak devam edildi. Sonrasında da temel dikkat çalışması yapıldı:1.dur, 2.yürü, 3.sarıl, 4.ismini sor, 5.ismini söyle. Burada 1 ve 2 numaralı durumlar üzerine hikaye yazılacak temeli meydana getirirken, 3-4-5 numaralı durumlar artık bu temelin üzerine bir anlatı oluşturmaya başlıyor. O yüzden 3-4-5 numaralı eylemlerin büyümesi, sadece karşımdaki insana değil de bütün dünyaya yöneliyor olması gerek. Tabii yine psikolojik zamana düşmeden; yürüyordum “a bir şey oldu!” sarıldım ve devam ediyorum. Böyle bir tavır oradaki eylemin daha çok altını çiziyor. Çünkü içinde psikolojik bir tavır(kirlenme de diyebiliriz) sadece seyirci sadece eylemin kendisini görüyor.

Yaptıklarımızı hala birer alıştırma gibi yazıyorum ama bir süredir çalışma başladıktan sonra olan şeyleri daha çok “beraber takılma” olarak isimlendirmek daha doğru olur. Sahnedeki tanışıklık, samimiyet arttıkça bir şeylerin kendiliğinden ilerlediğini, aynı alıştırmayı yapsak da kalitesinin arttığını ve izleyen için de daha güçlü imgeler yarattığını görüyorum.

Sopa ile dans alıştırmasını yapmaya başladık. Fictive bir dünya. Bir süre sonra biri sopasını alıp öne gelir ve hikayesini anlatmaya başlar. Gerçek bir dünya. Burada fictive-gerçek ayrımını olan şeyin “kurmaca” olması üzerinden yapmıyoruz. Sonuçta kendi hikayemi anlatırken de bir kurgu koyuyorum. Ayrım daha çok ilişkide olduğum şey ve onun ben de yarattığı üzerinden oluşuyor. Dans ederken içinde bulunduğum “oyunla” kurduğum ilişki bende bir hal(enerji seviyesi,rengi) yaratıyor ama öne geldiğimde ilişkide olduğum şey artık “kendi hikayem” ve seyirci. Dolayısıyla bağlarımın biçimi ve gerilimi değişiyor. Bir anda. Fehmi öne gelince yaptığımız şeyin “performans” kaldığını belirtti. O ilk anlattığımızdaki samimiyetin azaldığını söyledi:” Zor bir şey istiyorum ama bu zorluk bize bir şeyleri hatırlatacak. Bu önemli asıl!”

Aradan sonra teker teker sahneye çıkarak başlandı. V sahnede kesikli hareketler üzerinden bir arayış denedi. “Çok heyecanlıyım, anlatamıyorum!” kısmında ilginç bir renk ortaya çıktı. Fehmi V’nun clownunun buralardan bir yerde dolaştığını belirtti. Dü ile devam ettik, eşiyle tanışma anısını anlattı. Sonra S konferans veren kişi doğacını denedi. Dü dahil oldu, sonra H ben de dahil oldum onlara. Uzaktan görüp selamlaşma diye bir konsept çıktı, çalıştık. De da dahil olunca selamlaşma-uzun zamandır görüşmüyorlar gibi samimi- doğacından güzel malzemeler çıktı. Fehmi oyunun bir yerinde kullanılabileceğini söyledi. Ardından birisiyle ilgili çok komik bir anıyı anlat(ama)ma doğacı yapıldı. Fehmi bu kısma “eşşeği bağlasak güler!” diye yorum yaptı.

Yine ufak bir aradan sonra De ve ben sahnede çay içtik. Buradan da oyun aradık. Enteresan şeyler çıktı. Şu temel felsefe epey kafamı açtı: “sahnede çok basit bir eylemin var; mesela, çay içtiğin bardağı masaya bırakmak(A noktasından B noktasına giden çizgi ). Bu eylemi bir türlü gerçekleştirememek başlı başına bir oyun olabilir. Bu iki nokta arasında sahnede sonsuz olay yaşanabilir. Fehmi, doğacın ardından bu şekilde bir konsept altında herkesin tek kişilik, iki kişilik oyunlarının olabileceğini söyledi. Ben de kendi kendime “evet lan!” dedim. Lö enteğresan :)

11-12 Kasım Pazartesi- Salı / Fransız Kültür Merkezi

Tembellik edip zamanında yazamadığım için kaba hatlarıyla hatırlıyorum. Fehmi önceden çocuk kıyafetleri getirmemizi istemişti. Onlarla bazı alıştırmalar yaptık. Çocukların kendi kendilerine nasıl eğlendiklerini, birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerini aradık. Ama çocuk taklidi yapmaya çalışmak gibi değil. Kendi çocukluğunu hatırlamak gibi; tavırlarını, sana özgü hareketlerini, duruşunu… Çocuk üzerine çalışırken temel derdimiz aslında bedenlerin oyun oynamaya kapasitelerini hatırlamak ve dolayısıyla arttırmak. Eylemler arasındaki nedensellik arayışını kırmak. Bir anda başka bir eylemin içine girebilmeliyim ve bunu çok doğal(“sorun yok!” anlamında) yapmalıyım. Temel clown tavrı. Çocuk bedeniyle bulduğumuz şeyleri sonra normal ve gündelik bir yere taşımaya da çalıştık.

Pazartesi günkü çalışmanın temel derdi, fictive ve gerçek arasında gidip gelebilmek üzerineydi. Bunun için sahnenin ortasına koyduğumuz bir paravanı da kullandık. Bu girip çıkma mantığını bedenlere öğretmek için güzel bir araç. Bir süre paravanla çalış, paravanı kaldır, normal devam et. Ama hala bedenler hemen başka bir duruma angaje olabilmeli. Çok absürd bir şeyin içindeyken bir an çıkıp çok dokunaklı bir hikaye anlatabilmek gibi…hangisi gerçek hangisi fictive diye bir belirsizliğe de gelebilmeli izleyen.

Salı günü de aynı şeyi hikayeler üzerinden denedik-en azından öğlene kadar bunu yaptım, sonra ben ayrıldım. Bir hikayenin başka bir hikayeyi tetiklemesi ve bunun giderek büyüyen, seyirciyi de iyice içine alan bir hale dönüşmesi. Hikayeyi gerçek, samimi bir yerden anlatıyorum derken genelde çok gündeliğe(enerji seviyesi, mevcudiyet anlamında) düşme tehlikesi var. Evet çok samimi ama bir o kadar da büyüğüm, farkındayım. Bağları takip etmek lazım. Kolay değil, insan ya çok kendi hikayesine kapanıp seyirciyi unutuyor ya da dışarıya döneyim derken anlatı performatif bir hal alıp samimiyetini kaybediyor.

Son kertede, bu gidip gelme işini absürd bir anlatıdayken becerebildik ama gerçek hikayeler üzerinde sağlamakta zorlandık.

Cuma, Kasım 08, 2013

7 kasım'13 perşembe / mekan artı

Tam kadro, yoğun ve verimli bir çalışma yaptığımızı söyleyebiliriz. Fehmi birkaç tane sopa getirmiş, onlarla çalışarak başladık.

Yürüme çalışmasında uyguladığımız temel prensibi- gör, algıla, yürü- elimizde tuttuğumuz sopa ile yaptık. Gideceğimiz yöne elimizde yere paralel tuttuğumuz sopa karar veriyor: önce sopa görüyor, sonra biz yöneliyoruz. Bir süre sonra bu iki görme arasındaki zamanı sıfıra indiriyoruz. Bütün beden KARAR haline geliyor.  

Toplu dans: Daha önce ellerimizi birleştirerek yaptığımız çalışmayı bu sefer sopaları kullanarak yaptık. Oyuncular birbirini çok iyi dinler ve bedenlerinin bu “yapı” içinde özgürce devinmesine izin verirlerse ilginç bir şey oluşuyor: sopalar görünmemeye başlıyor. Alıştırma aslında bize oyuncunun herhangi metinle(text anlamında) yaşadığı tüm mücadeleyi özetler.

İkili ve üçlü iki grup halinde sopayla bağ doğacı: oyuncular bir önceki alıştırmada olduğu gibi sopalarla birbirlerine bağlılar. Bu sefer, sopaya uygulanan kuvvetin oyuncuda harekete geçirdiği dinamiği araştırıyoruz. Sanki partnerim-yani onun uzantısı olan sopa- beni hareket ettiriyor. Zihnin değil bedenin hareketin nedeni olmasına çalışıyoruz. Bir süre sonra sopaları pat diye bırakıp ellerimizde hala sopalar varmış gibi devam ediyoruz. En son ellerimizi de bırakıp tüm bedenimizde bir önceki etkileşimi devam ettirmeyi arıyoruz. Artık mesafeyle de oynayabiliriz. Diğer gruba da bir anda dahil olabiliriz.

Partnerlerimizle bağ kurmanın yollarını “fark etmeden” keşfetmemizi sağlayan bir araç sopa. Bağ kurma yollarımızı nasıl çeşitleyebiliriz? Bir anda bir partneri bırakıp diğeriyle nasıl hemen bir bağ kurabilirim? Farklı bağlar arası geçiş süresini nasıl azaltabiliriz?

Fehmi, metni yazmaya başladı. Şimdiye kadar çıkan malzemeyi kullanarak 10 sayfalık bir hikaye yazmış. Giriş için düşündüğü toplu giriş fikrinden vazgeçti. Oyun içindeki bazı değişimler için çok esneklik sağlamadığını söyledi.

Önceden çıkan doğaçlar yeniden denendi. Yazılı metni bazı noktalarda uygulamaya çalıştık. Ayrıca bugün, üçüncü aşamanın nasıl olacağına dair de ufak bir giriş yapıldı denebilir. Hareketin kalitesini arttırmak için Cotillard’da gördüğümüz 4 farklı hız üzerine çalıştık: sabit, alçaktan yükseğe, yüksekten alçağa ve kesintili. 

Çarşamba, Kasım 06, 2013

5 kasım'13 salı / mekan artı

  Yeni bir çalışma alanı. Önce salona ısınarak başladık, volkan yarım saat sonra katıldı. Derya çalışmaya gelemedi. Fehmi son çalışmadan sonra oyunun kurgusuyla ilgili aklına gelen tasarıyı anlattı: seyirci alınırken herkes bir şeyle uğraşmaktadır kendi dünyaları içinde. Başından sonuna bir hikayeleri olacak yani oyuncuların, belki sonunda da tekrar başa dönecek oyun.

           Artık çalışmaya başlayınca; bedenlerin birbirini daha iyi tanıdığını hissediyorum. Teker teker diğer bedenlerle kurduğum ilişkilerin renginin farklılaştığını, her birine has ilişkiye girme biçimlerinin oluştuğunu gözlemliyorum hem kendimde hem diğerlerinde. 

           buraya yazarken gözlemleri hemen bir çıkarım, teori ya da argümana dönüştürmemek lazım. Olabildiğince basit bir dille yazmalı.

 Bugün kendimi sürekli bir ritim içinde devindirmeye çalıştım. Sanırım işe yarıyor. Oyunun hikaye olarak “hiçbir şey” üzerine kurulacağını iddia edince bedenlerin ritim içinde hareket etmeyi içselleştirmesi bu aşama için en önemli ilerleme-imiş.

           Fransız Kültür’de çıkan malzemeyi tekrardan denedik. Fehmi, tekrar yapmamıza rağmen parlak anların arttığını söyledi. Sanırım doğru ritmi yakalayınca oldu. ama her seferinde o “tek eylemin” hakkını vermek şartıyla; tek, net ve ritim içinde.

 Şimdiye kadar çıkardığımız ve içinde parlak anların olduğu tekil doğaçları arka arkaya bağlamaya çalıştık. Fehmi, inandığımız zaman o geçiş için ne yaparsak yapalım tuttuğunu ve işlediğini belirtti. Daha da önemlisi, oyuncunun inanmak için dışsal, nedensel bir şey bulmasına gerek yok; içinde bulunduğu dünyanın dinamiklerini kullanması yeterli. Mikroskobik eylemler. Daha çok dürtü ve his boyutunda katalizörler.

  Volkanın bize katılması(doğaç). Önce ona sorular soruyoruz nerede olduğuna dair. Sonra hala aynı kalıp kalmadığını kontrol etmeye başlıyoruz: “doktorlar sahnesi”, düzgünün telaşlanması, şok aleti getirir, volkana uygular ve sahne kararır. Belki volkan derya olur.

 Köpürtme 101: diğeriyle ilgili komik bir anıyı anlat(ama)ma doğacında gülmekten yerlere yatıp kasık ağrısından gülüşün söndüğü bir anda birinin çok ciddi bir şey anlatacakmış gibi kalkıp, öne gelip bir anda tekrardan komik hikaye anlatmaya başlaması.

Çalışmanın son kısmında volkan ve seza’nın doğacı. İlk yaptıkları şeyin kalitesi çok iyiydi. Birbirlerini çok iyi dinlediler ve tamamladılar. sahnede sürekli küçük eylemler gördük ama birbirlerine o kadar “olağan” bağlandılar ve oyuncular bunu o kadar “kendiliğinden” yaptılar ki; çok güçlüydü. Geçen çalışmada Düzgün’ün clownunun parladığını gördükten sonra bugün de böyle bir sahne izlemek gerçekten projenin geleceğine dönük çok umutlandırıcıydı.

Pazartesi, Kasım 04, 2013

1 kasım'13 cuma / fransız kültür merkezi

           Tam kadro tüm gün kapanma planı yapılmıştı ama sadece Dü ve H vardı. Bir ara De da katıldı. Öte yandan iki kişi çalışmak da inanılmaz verimliymiş onu gördük. Fehmi, hatta bundan sonraki bazı çalışmalarda böyle ikili çalışalım dedi. Bağları kuvvetlendirmek için güzel.
           Sahnenin ritmi hiç düşmemeli. Bu oyunda seyircinin tutunacağı tek hikaye sahnede devinen beden ve onun ritmi. Olay örgüsü, metin, yazar vs. yok. Çok riskli bir şey yapıyoruz. Ritim bir an kaysa oyun söner.
     Her şey milimetrik hesaplanmış olacak! Müzik gibi… psikolojik zamana düşmemeli oyuncu, hep zirvede tutmalı seyirciyi(Hakan Şükür sendromu yaşanmamalı). Burası benim için önemli: genelde seyircinin sevdiğini fark edince zirvede kalma isteğim oluyormuş ve bu da söndürüyormuş. Aman dikkat! Zirvede bırak ki; seyircinin tadı damağında kalsın. Bir dahaki gördüğünde daha çok bonus…
      Korkmadan ve bir şeye tutunmadan(nesne, partner) sahnede kalmak üzerine gittik. Düzgünle aramda çok güzel bir diyalog gelişti ve enteresan sahneler çıktı.
Gel gel oyunu: ben sahnenin önünde köşedeyim, Dü arka çapraz köşede. Ona “gel gel” diyerek yanıma çağırıyorum. Israrcıyım, seyirciyi bunaltan bir enerjiyle. Dü şaşkın ama geliyor. Sonra “şimdi git” diyerek aynı şekilde “git git” komutuyla eski yerine gönderiyorum. Geri çağırıyorum oraya varınca. Yanıma gelince tekrar “git” diyorum, önce gitmeye meyil eder, sonra oyundan çıkıp “n’apıyorsun lan!” diyip kafama vurur. Ben de üzgün, sinik dışarı çıkarım.
Masada kritik yapan adam: kritik yapanlara has aksiyon, beden tavırları ve nidalarla(ıhhm, aslında, öte yandan, tabii) oynayarak “hiçbir şey” anlatan adam. Klişeler de düşünülebilir.
Son sahne: oyun oynanmıştır. Dü ve ben sahnenin önüne gelip otururuz. Çok samimi, normal aramızda konuşuruz oyun üzerine. Süreç nasıl başladı, nasıl tanıştık Dü ile, proje hakkında. Dü “H, oyun ne anlatıyor abi?” diye sorar. Bunun üzerine ben anlatırım, o anlamaz vs. sonra da çıkarız.

 Doğaçlarda konuşma girince sahne bazen çok teatral kalıyor. Bunu nasıl engelleriz. Bir taraftan çok saçma bir şey içinde devinirken, bir an çıkıp çok gündelik bir yerden nasıl konuşabiliriz. Bugün biraz bunun üzerine de gittik. şöyle doğaçlar yapıldı:
Bugün ben bir karar aldım.“bugün ben bir karar aldım. Artık balıklara balık demeyeceğim!” gibi absürt şeyler söylüyoruz birbirimize ve/veya seyirciye. Sonra tebrik ediyoruz her seferinde birbirimizi. Tebrik eylemi giderek büyür.
Bu bir X. Sahnede yalnız kalınan bir anda ne olabilir sorusundan hareketle izleyenlere mekanı tanıtma doğacı yaptık. mesela koltuğu gösterip “bu bir zürafa” diyoruz. Ama bunu yine çok normal bir şeymiş gibi söylemeliyiz, gündelik bir yerden. Bir yerde ben çıkışı gösterip Dü’e “bu bir çıkış!” diyorum ve Dü çıkıyor. Elinde bir hıyarla döner; “bu bir domates” der. Bir taraftan ben oyuna devam ederim. Dü hıyarı yemek için tuz arar. Dışarı çıkıp tuz alır, gelir. Sahnede hıyar yerken dikkatimizi çeker, ona döneriz. “sizi kandırdım, bu bir hıyar!” diyerek tekrar gerçeğe döneriz. 

30 ekim'13 çarşamba / tatavla

Uzun bir aradan sonra ilk çalışma. Bayram dönüşü bir de Fehmi Fransa’da olunca epey tatil yapmış olduk. Çalışmada Volkan yoktu.
Bugün projenin ikinci aşamasına geçtiğimizi belirtti Fehmi. Artık hikaye yazmaya, şimdiye kadar ortaya çıkmış malzemeler üzerine giderek yazım sürecini başlatıyoruz. Tabii bir taraftan yine yeni malzeme arayışımız devam edecek.
Çok basit bir teknik üzerine gittik. A noktasından B noktasına gidiyorum. Sonra tekrar kendime bir B noktası belirliyorum. Sahnede boş bir anım yok; hep bir amacım var. Tabii her yeni hedef için farklı bir dinamik deniyorum: yürüyüş biçimi, uzam kullanımı, ses vs. Takılmayı ve eğlenmeyi hiç unutmuyorum. Bunu yaparken sahnede partnerlerimle de ilişki halindeyim bir taraftan, belki yeni hedefim onunla ilgili. Alıştırmanın ikinci kısmında bu basit A’dan B’ye gerçekleşen eylem kesintiye uğrar. Yani; önceki hedefimin dışında yeni bir B beliriverir: “ aa ,yeni bir şey. Bu da ne?”, temel clown tavrı. Bu durumda temel amacım bir türlü gerçekleşmeyebilir gerçekleşebilir de. İzleyen de “şimdi n’olacak?” hissiyatını doğuran bu spontanlık.
Bu basit alıştırmayı kullanarak hemen basit bir sahne tasarladık. Önce sahneye Dü girer, amacı ortalığı toparlamaktır. Konferans için önemli biri gelecek. Bir süre onu izleriz. S girer sahneye. Amacı Dü’nün donunu indirmek. Burada sahneye girince temel amacımı seyirciye belli etmem önemli. Üçüncü sırada H girer. H’ni amacı da S’nin donunu indirmek. En son D girdi. Onun da amacı sandalyeye oturup konuşmak.
Alıştırmada yaptığımız şeyler doğru işletilince ortaya çok eğlenceli şeyler çıktı. Hiçbir zaman temel amacımızı yap(a)mıyoruz. Önümüze sürekli yeni ‘uyaranlar’ çıkıyor. Tabi amaçlar da çatıştığı için çok güçlü de bir ilişki oluşuyor. Birbirine bakakalmalar, anlayamamalar, kazalar vs…
Doğaçlamanın devamında şöyle iki ilginç şey çıktı:
1)komisyon doğacı. D-S-Dü H’i sanki kendi dünyalarına kabul edermiş gibi mülakata alıyorlar. Kapıdan nasıl girilir, nasıl oturmalı, konuşmalı vb. gibi saçma komutlar veriyorlar sürekli. Yapamıyorum, çıkıp kendileri gösteriyor.
2)komik olayı anlatamama. Dü-S-H sahnede. Herkes bir diğeriyle ilgili bir sır, olay, ilginç-komik bir şey anlatacak. Ama o kadar komik ki anlatamıyorlar bir türlü. Sürekli biri öne geliyor, tam girecek patlıyor. Bu patlama, birbirine sataşma iyice “köpürüyor” ve belki sonra beklenmedik bir son.
Tüm çıkan şeylerde kaliteyi belirleyen temel alıştırmadaki kaidelere bir taraftan bağlı kalmak ve anda olup ortada dönen şeye izin vermek. Ve illa eğlenmek…
Fehmi bundan sonraki süreçte artık meseleyi anladığımızı bizim de “işin” mutfağına geçmemiz gerektiğini söyledi. Yani herkesin ortaya çalışacak tema atmasını, kenara çıkıp onun izlemesini, kendisinin de sahneye çıkabileceğini söyledi. Zaten seyir yeri- oyun yeri ayrımı çok silikleşsin istiyoruz, onu gerçekleyelim artık.

10 ekim'13 perşembe / tatavla

Çalışma için salona girdiğimde içeride Fehmi Nurcan’la konuşuyordu. Bir süre sonra anladım ki; Nurcan projeye devam edemeyecekmiş, onu anlatıyor. Çalışma başlamadan önce Nurcan bizimle vedalaşıp çıktı. Hem okul hem dizi olunca bu projeye yetişemediğini söyledi. Biz de burada bir ekip olduğumuzu, sadece bu proje olmadığını, her zaman gelip devam edebileceğini söyledik. Yine gel git, beraberiz, sen sadece şimdilik bu projenin dışındasın gibi şeyler söylendi. Ayrılıklar üzerinde ortaklaşılan değerleri ortaya çıkarmak için galiba. Biz sanki bugün biraz daha birbirimize yaklaştık.
Oyun oynayarak başladık. Mine’yle de sürekli oynadığımız bir oyun; ebelemece ama ebenin kim olacağını ebelenmek üzere olanın belirlediği versiyonu. Yürüme çalışmasıyla devam edildi. İkili olarak yürüme. Dirsek temasıyla yürüyoruz. Bir süre sonra eşlerden biri gözlerini kapar. Burada, yürüyüşün dinamiklerini belirleyen gözü açık ebe haliyle. Dolayısıyla kapalı olanın hisleriyle doğru takip etmeye çalışması ve açık olması çok önemli. Bir süre sonra dirsek teması olmadan yürümeye çalışırlar. Gözü kapalı olan kişi takibi kaçırmaya başlarsa tekrar dirsek teması kurulur ve sonra tekrar mesafe. Eşler arasında değişerek aynı çalışma.
Karışık yürüme başlar. Top kullanarak hikaye anlatma. Top elinde olan bir cümle söyler ve diğerine verir. Amaç bir taraftan hikayeyi takip etme bir taraftan da ritmi korumak. Çok ritmik olmalı, yukarıda saymalı, düşmemeli tempo. Hikaye de biraz fantastik olmalı.
Topla kendi hikayeni yazma. Oyuncular ayakta durmaktadır. Top elinde olan bir hikaye anlatacak, takıldığı yerde arkadaşına verecek. Top tekrar kendine geldiğinde hikayesine devam eder. Burada, top önce sırayla değişir. Bir süre sonra sıra da karışabilir. Yine ritimle oynamak, anda olana izin vermek önemli.
Konservatuar nesne doğacı. Elimizde hayali bir nesne ve o nesneyi kullandığımız bir durum. Arkadaşımız aynı nesneyi alıp başka bir nesne yapar(sanki hamurdanmış gibi) ve devam eder. Bu şekilde doğaç devam eder.
Son kısımda da sahneye giriş çalışıldı. Teker teker çıkıldı. Oyuncu yönetmenin söylediği absürd durumların bedenine nasıl çarptığını arıyor. Mesela yönetmen “Az önce kedini yedin!” gibi bir şey söyler ve oyuncu gelir. Bu çalışma yapmaya çalıştığımız iş için ve daha genelinde sahnede bir şey ifade etmek için çok önemli. Oyuncu sahnede her an bir şeyin etkisinde, içinde olmalı ki izlenebilir olsun. Stanislavski’nin bir amacı olmalı dediği şey yani. Birinci önemi bu. İkincisi, bu çalışma sahneye çıkan insanın kendi güdülerini, beğenilerini, fobilerini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla da o oyuncunun clownuna dair bir şeyler söylüyor. O nedenle düşünsel bir süreçten geçmeden komuta riayet etmek de önemli. Esasen bir metin de bu şekilde ele alınabilir. Her cümlesi ve de oyuncunun kendi gramerine(güdü, alışkanlık, eğilim vs.) dönüştürülebilir. Yani o zaman oyuncu o metni yeniden yazıyor; kendi gramerini, alfabesini kullanarak. oyunculuk bir çeviri işi mi yani?

8 ekim'13 salı / tatavla

İşten dolayı geç katıldım. Fehmi kapıdan girer girmez sahnedeki doğacın içine aldı. Saçma bir sahneydi, çok eğlendim. Seza ve Derya da vardı bugün, Nurcan gelememiş. Çalışma bitince Sezalara onlar yokken ufaktan ortak bir dil ve tavır yakaladığımızı anlattı Fehmi ve şu an projenin ilk aşamasını sonlandıracak seviyeye epey yaklaştığımızı söyledi. Yani ortak ve nötr bir yerde herkesin sahnede “bakılabilir, izlenebilir” hale geldiği, kendi clownunu ortaya çıkardığı, kendi sahne eğilimlerini ve tavrını çıkardığı yer. Güzel…

4 ekim'13 cuma / tatavla

Düzgün trafiğe kaldığı için 1 saat bekledik. Bu sırada da tabi ki tiyatrodan konuştuk. Mekanlar, oyunlar, olanlar, olmayanlar…Fehmi, “Olmamış mı?” oyunundan bahsetti, yapmaya çalıştıkları şeyin bizimkine ne kadar benzediğinden… biz de fikir güzel ama tam ‘olmamış’ hakikaten dedik.
Çalışmaya toplu bir ‘dans’la başladık. El ele tutuşuyoruz. Birbirimizi dinleyerek hareket ediyoruz, acele etme! Dinle! Dans ediyoruz aslında. Alttan müzik sesi de var, bir taraftan müziğe uyuyoruz. Bir süre(15 dk gibi) grup beraber hareket edebilmeye başlayınca eller bırakıyoruz. Ama hala bağ var, sanki ellerimiz hala birleşikmiş gibi! Birbirimize tepki veriyoruz! Müzikle birlikte çocuk gibi eğleniyoruz. Bağ kur, risk al, baktın düşüyor; bir şey yap. Bir öneri geldiyse uy! Kafanda kurma!
Bir süre bu çalışmayla iyice ısındıktan sonra, farklı derinliklerdeki sandalyelere oturuyoruz ve karşıya bakıyoruz. Sadece otur, açıksın. Ama hala kafanda dans devam ediyor, arkadaşlarınla berabersin. İçe dönük bir takip değil ama bu, aklımdan geçiriyorum fakat hala çok açığım, etrafın farkındayım.
Kelime kelime bir anlatı oluşturma oyunu oynandı devamında. Herkesin bir kelime söyleme hakkı var. Anlatı ritmi hiç düşmeyecek! Bir süre o akışı tüm grup hissetmeli. Başlangıçta belli bir sırayla dönerken, ritmi yakalamaya başladıkça sıra da kaybolur. O an girmem gerektiğini hissediyorum, dinliyorum ve giriyorum. Bunu yaparken temel clown tavrını koruyorum, sorun yok! Aynı anda girebilirim, hemen biri kurtarıyor. Önemli olan grup olarak o anlatı tansiyonunu yukarıda tutmak ve hikayeyi devam ettirmek. Devamında hikayeyi bir süre sadece bir oyuncu da sürdürebilir. O açıklık ve tansiyon bir kere yakalandı mı daha da ilginç denemeler yapılabilir. Güzel bir çalışma. Her an bir tansiyonun varlığı, ayakta tutma çabası doğru ritim yakalanırsa çok izlek bir hal alıyor ve oyuncuya da güçlü bir varlık sağlıyor sahnede. ‘uçta olma’ halini görmek ve aslında sahnedeki her anın bu tansiyona, kaliteye yakın olması gerek! ‘presence’ üzerine sık sık yapılması gereken bir alıştırma! Yine Fehmi’nin sık sık yaptığı bir hatırlatma: “ burada sadece oyun oynuyorsunuz, normal bir şey, performans yapmıyorsunuz, sizsiniz!”
Çok doğal bir şekilde hikaye anlatma. Anlatmak istediğiniz bir şeyi(o gün başınıza gelmiş olabilir, bir dışavurum olabilir, ne anlatsam arayışı bile anlatılabilir), normal biz bize anlatıyoruz. Normal Hüseyin anlatıyor ama 100 kişiye anlatıyor, o kadar açık ve büyük. Bu kadar günlük ve doğal bir şey anlatırken oyuncu nasıl büyür? O an orada durmaya çabalayarak…yani nasıl bir biçimde oynarsa oynasın eğer arkasındaki %80’i iyi besliyorsa oyuncu çok doğal bir şeyi bile anlatırken sahnede büyür. Dinle! Seni dinleyenler ne durumda, dinliyorlar mı, hikayeyi kaçırdılar mı, bağ kur sürekli!(Cem Yılmaz’ın hikayelerini anlatırken yaptığı şey, sürekli yeni bağlar kurmak, farklı anlatıları üst üste anlatabilmek).
Ayağa kalkıp mekanda yürüme ritüelimizi yaptık ve devamında Fehmi “ yan yana dizilin!” dedi. Yeni bir yönerge verecekti ama “ şu an bu halinizle o kadar izlenesiniz ki, eksik bir şey yok! Ne diyeceğimi bilemiyorum, beni çok zor durumda bıraktınız. Ne geliyorsa içinizden doğaçlayın!” dedi. Gerçekten de tüm çalışma boyunca açıklık, beraber olma hali giderek yükseldi(bunda kendimize ait gerçek hikayeleri anlatmış olmak da etkili oldu). doğaç yaparken sanki bizi bir şey hareket ettiriyormuş gibi hissettim. Birbirimize, bedenlerimize epey alıştık sanırım. Çok tatlı ve güçlü anlar vardı. 

2 ekim'13 çarşamba / tatavla

Yine bugünkü çalışmadan çok heyecanlanarak çıktım. Galiba yapmaya çalıştığımız şeyi bugün biraz daha iyi anlamaya başladım. Artık, yazarken unutmayım diye çalışma sırasında ufak defterime notlar düşüyorum. Tıpkı bir laboratuvar gibi oluyor sanki çalışmalar. Fehmi bir çalışma yaptırıyor, biz o esnada bir şeyin içine giriyoruz, aklımıza gelen bir şeyi söylüyoruz. Bir anda tiyatro, hayat, felsefe üzerine konuşmaya başlıyoruz. Bir tiyatro okuluna gitsek herhalde bundan daha iyi bir ders olamaz!
Temel yürüme çalışmasından sonra dürtü üzerine ufak bir çalışma yapıldı. Dünyaya yukarıdan bakan bir kamera yavaş yavaş zoom yaparak mesela İstiklal Caddesi’ndeki kalabalığa giriyor. Oyuncunun kendini bu kalabalığın içinde yürüyor hissetmesi-herhangi bir şey oynamaya çalışmadan- nasıl dürtüleri harekete geçiriyor? Duygu ya da his olarak herhangi bir isim verme. Bir şey yapıyor sana adını koyamadığın. O şey nerende oluşuyor, nasıl etkiliyor yürüyüşünü, bakışını vs.? önce bu dürtünün %10 seviyesinde seni etkidiğini düşün(daha gerçekçi bir yerdesin yani), daha sonra bu dürtüyü yavaş yavaş artırıyoruz ve en son %100 ‘e geliyor. Yani biz dürtünün kendisi oluyoruz.
Ayrıca bu durumu grup olarak doğaçlamak da ilginç şeyler çıkarıyor. Bir oyuncunun %100, diğerlerinin %10 olduğu ya da ikişerli doğaçlar. İki oyuncu da %100 ya da %10, sözlü /sözsüz.
Bugün steriotipler üzerine çalıştık. Fehmi bu çalışmaların Lecoq da filan da sıkça yapıldığını belirtti. Daha Hollywood filmlerinde gördüğümüz melodram sahnelerine benzer şeyler doğaçladık. Aşk, ölüm, haberci, ayrılık gibi çok temel temalar üzerine kurulduğunu tüm hikayelerin ve aslında antropolojik olarak insan evladı bunları binyıllardır yaşadığı için bedenlerimiz böyle melodram sahnelerinde her şeyi hatırlıyor ve ortaya çok güçlü şeyler çıkıyor. Anlatılan hikayelerin konusu Antik Yunan tragedyalarından beri hep aynı. Sadece içinde bulunduğumuz zamana göre onun anlatılış biçimi ve ifade ettiği şeyler değişiyor. O zaman mesele, “Peki ben bu hikayeyi nasıl anlatacağım?” a geliyor.
Öte yandan bu tarz çalışmalar bizdeki o içgüdü ve dürtüleri de uyarıyor. Böyle bir sahnedeki “dramatik tansiyon” hem izleyende hem oyuncuda çok güçlü, kaliteli bir beden ve imge yaratıyor. Bizim için mesele bu kaliteyi normal bir oyuncu olarak sahnede nasıl yakalayabiliriz.  
Yine bir streotip durum. Statü. Alt ve üst. Sahnede normal yürüyoruz. Önce üst durumdayız. Yürüyüş nasıl değişti, oynama durumu değil. Belki dışarıdan görünmeyen bedensel bir değişim. Şimdi alt sın. Ne değişti? Bakış, omurilik duruşu…”dışarıdan o kadar belli oluyor ki kimin alt kimin üst olduğu…bir şey söylemenize, yapmanıza gerek yok!”. Bu durumla nasıl oyunlar yaratılabilir?
Esasen iki insan arasındaki temel durumlardan biri de bu statü farkı. İşçi-çalışan, iki aşık, karı-koca vs…herhangi bir ilişki durumunda hemen oluşuveren-belki fark etmeden- bir durum. Buradan nereye gidebilir? Dinle. Nasıl hikayeler çıkabilir? Sen bile bilmiyorsun.
Düzgünle doğaç yaparken bir yerde şöyle bir şey çıktı: ben çok iyi bildiğim ve sevdiğim bir konuyu anlatıyorum, Düzgün de bana asistanlık ediyor(Fehmi, gerçekten merak ettiğim, bildiğim ve anlatmaktan zevk duyduğum bir şey yapmamı istedi). Ben de Divan edebiyatından bir şiiri söyleyip açıkladım. Fehmi, doğaç bitince “İşte senin oyuncunun buralarda bir yerde!” dedi. “Aslında normal Hüseyin’i gördük ama izlendiğinin farkında, sahnenin, her şeyin farkında bir Hüseyin. Daha büyük bir Hüseyin!”.
Oyunculuk denen şey buralarda. Kendi nötr oyuncu halini keşfetmekte. İşin %80 i buymuş. Yani sen, normal sen sahneye çıkınca orada durmak zorunda kalınca neler oluyor? Sana rağmen neler oluyor? Gelen dürtüler, hisler ne? Yaratıcı kanallar buralarda. Yani, “kendini bilmekte”. Bugün o yüzden epey heyecanlandım. İnsanın kendi terbiye edecek, yaptıkça kendine ikinci bir alem yaratacağı şey oyunculuk ise benim için bu %80 i aramak bütün bir ömür boyunca sürecek bir yolculuk olabilir. Her gün aynı şeyi oynasan da her gün canlı kalabilmek için kendindeki o sıfır noktasını aramak zorundasın.
Yaratıcı bir uğraş için mesele kendini tıpkı sakin bir göl haline getirmekte. Hep o sükûnet ve huzur halini- belki de işte çocuk/peygamber- korumakta. O zaman o gölün içini görmen, atılan taşın sana nasıl bir şey yaptığını keşfetmen kolaylaşır. Bu hale nasıl ulaşılır? Bütün büyük oyuncu ve yönetmenler bununla uğraşıyor-muş. Sen bu dürtüleri/ güdüleri /itkileri keşfettikçe onlar bedeninde hatırlanacak ve sahnede sen belki de fark etmeden arkanda duracak, oyuncunu büyütecek.
İşte o “sıfır” noktasını aramak için kimi clown gibi çalışmalar yapar, kimi tamamen çılgın hareketlerle kendinden geçer, kimi oyun oynayarak…biçimler değişebilir ama arkasında duran felsefi aynıdır. O yüzden hepsinden faydalanmak lazım. Hatta sendeki bu hisleri harekete geçirecek herhangi bir şey bir oyunculuk çalışması olabilir. Şarkı söyleme, mimari bir eseri inceleme, resim, hatıralarını anlatma, önceden geçtiğin yerlere uğrama…belki de hayatını şekillendiren ve vazgeçemediğin şeyler…

30 eylül'13 / tatavla

Öncesinde yapılan çalışmaları hatırlayamadım ama en son teker teker çıkıp temel clown çalışması yapıldı. Sahnede o kadar çıplak durup, insanların sıkmadan var olabilmek zor. Zaten Fehmi de bu çalışmayı herkesin kendi clownlarını farketmesi için yaptırdığını söyledi. Yani bize oyun için malzeme versin. “nasıl biriyim? Kendime rağmen ortaya neler çıkıyor? İnsanlar bana baktığında ve orada var olmak zorunda kaldığımda neler oluyor bana?” gibi sorular aslında oyunun aradığı şeyin arka planında duran felsefeyi oluşturuyor.
Benim yaptığım şey sakarlık üzerinden bir şey ortaya çıkardı. Sürekli toparlamaya çalışıyor ama bir şekilde sürekli düşüyor. Obsesif bir hale geldi zamanla. Tabii daha da köpürtülebilirdi. Zaten temel olarak seyircinin odağını alan, dikkatini çeken bir şey nasıl köpürtülür bu da önemli clownda.

29 eylül'13 / tatavla

Fehmi bugün nötr maske getirdi. Çember alıştırmasını önce normal yaptık bir iki kere, sonra da maskelerle yapıldı. Maske kararsız hareketleri daha ayan beyan belli etti. Fehmi bugün oyuna yeni bir kural daha ekledi. Sonrasında biraz hareketlenelim diye başka çalışmalar yapıldı.
Mekanda farklı ritimlerde yürüme,1-5 arası. En hızlıdan en yavaşa vs. çeşitleme
3 numaralı tempoda farklı komutlar altında hareket çalışması.
1.dur, 2.yürü, 3.tuhaf bir hareket yap(kimse görmedi!), 4.birine sarıl(psikolojik değil!), 5.birine ”merhaba!” de ve elini sık, 6.birine şaka yap!(arkadaşın, istediğin şekilde)
                Doğaç: 3 dk. sonra oyun başlıyor, hiç hazırlık yapılmamış. Bir şekilde iyi bir şey hazırladığınızı göstermeniz lazım. Oyunu hemen konuşup toparlamanız lazım, kendinize güvenip üstesinden gelmeye çalışıyorsunuz.
                Doğaç: herhangi bir kısıt yok! Tam 10 dk. var, birbirinizi dinleyip doğaçlayın. Oyun önerilerine izin verin, takip edin. Burada olun ve ana izin verin. Bedenleri dinleyin!
Doğaçlardan çok ilginç şeyler çıktı. Fehmi gördüklerinin kendini hem heyecanlandırdığını hem de umutlandırdığını söyledi. Zaman zaman doğaçların bazı kısımlarında “çember” alıştırmasında hissettiğimiz o anları yakaladık ve sahnede ortak bir tavır gösterdik. Sanki yaptığımız alıştırmalar bedenimize geçmiş bir şekilde ve doğaçlama esnasında fark etmeden tavır, estetik, tarz olarak ortaya çıkıverdiler. Bu arada yine herkesin kendi “clown”una dair ip uçları da ortaya çıktı ve Fehmi bundan çok memnun oldu. oyunun bu arayış üzerine kurulmasını istediğini söyledi. Hatta sahnedeki bu arayışın bütün oyunculuk macerası olduğunu savunduğunu belirtti.

Doğacın hemen devamında da Fehmi sahnede bir kişiyi bırakıp diğerlerini oturttu. Sırayla herkesin sahnede olma-sıkılma ve buradan “kendine rağmen çıkan şeylerin” görülmesi üzerine bir çalışma oldu. herhangi bir kısıt yok sahnede. “çık ve içinden gelen neyse onu yaşa” ama oynama! Zor bir durum. Ama sahnede “olmuyor, şu an sıçtım! Ama buradan ayrılmıyorum” diyebilince samimi olarak çok izlenesi şeyler görülmeye başlıyor-muş. Galiba, o arkadan iten kuvvet ne ise; onu tutmak ve olabildiğince orada kalmaya çalışmak, açık olmak önemli. Bu sadece bu tarz çalışma için değil herhangi bir rol için de geçerli. Büyük oyuncuları izlemekten kendimizi alamayışımızın nedeni, her an açık olmaları i-miş. “Her an farklı bir şey yapabilirim!” halinde olmak.

25 eylül'13 / polo cafe

son bir 10 gündür bir türlü programları çakıştırıp prova alamadığımız için Fehmi’nin isteği üzerine durumumuzu konuşmak için buluşuldu. Prova iptal edilmesi çok motivasyon kırıcı oluyor, insanların koşullarını da anlıyoruz fakat gelecek için endişeliyiz. Seza ve Derya’nın programları şimdiye kadar belirleyici oldu. Fehmi, eğer hep beraber devam etmek zor hale gelirse aklında farklı şekilde devam etmek adına bir şeyler olduğundan bahsetti. Dışarıdan direkt metin ve tasarım önerisi. Bunların yaratıcı atölye havası içinde kendiliğinden belirlemesi daha güzel ama olmazsa o yola başvurulabilir. Ya da vakti uyanlar arasında ikili ve üçlü ayrı bir şeyler de bakılabilir. Başka ne gibi alternatifler olabilir onlar konuşuldu. Sahnede oyuncunun büyümesi “oraya ait olması, orada yaşamasıyla” orantılı. Fehmi, Türk tiyatrosunda ya meddahlık gibi bir tarzla oyuncunun kendini küçülttüğünü ya da bir rolün arkasına sığınıp oradan büyümeye çalıştığını söyledi. Yapmaya çalıştığımız şey tam da bu büyüme için “orada olma” halini aramak olacak. Pazar beşte yine buluşuyoruz…

13 eylül '13 / tatavla

Çalışma öncesinde muhabbet ederken Fehmi şöyle bir şey dedi: Bir şeyi tam olarak öğrenince o şey artık hayatımızda sezgisel olarak var oluyor ve sezgisel dünyamızı genişletmiş oluyoruz. Teknik ve yaratıcılık/sezgisel alan/reel dünya arasındaki ilişki üzerinde konuştuk. Öngörülemeyenin sınırına varana kadar tekniği kullanmak gerek. Teknik denen şey galiba oyuncu onu üzerine giydiğinde, onu tam olarak öğrendiğinde silinen ve artık sezgisel olarak oyuncunun yaratıcı eylemdeki tavrını etkileyen şey oluyor. Sende gizli olan ve sezgisel dünyanı genişleten muhakkak bir şeyler vardır. Ama farklı teknikleri bilmek de sendeki farklı potansiyellerin uyarılıp gün yüzüne çıkmasını sağlıyor. Gerçekten çok yetenekli-Fehmi potansiyelli kelimesini daha doğru buluyor- olabilirsin ama sendeki potansiyeli zorlayacak tekniklerin yoksa, eğitmiyorsan kendini bir alana sıkışıp kalırsın.
O halde mesele, hangi teknikten önce tüm tekniklerin arkasında yatan felsefeyi diri tutmakta düğümleniyor. Bunu dert eden ve arka planda tüm tekniklerin sonunda çıktığı asıl meseleyi idrak eden biri illa potansiyelini ortaya çıkaracak araçları bir şekilde edinir, öyle ya da böyle. Burada Fehmi oyuncudaki temel durumun kendini açmak, ana bırakmak olduğunu ve bunun ister istemez bir maneviyat, güçlü bir enerji durumu gerektirdiğini söyledi. Ben Celal’in verdiği ‘sahnenin bir nükleer reaktör olması’ benzetmesini söylediğimde Fehmi de çok doğru buldu.
         Bugün çember egzersizini yaptık sadece, 1.5 saat sürdü çalışma. Altı kişi yapmayı denedik. Haliyle yeni kurallar da geldi.

12 ekim'13 / tatavla

Bugün projenin ilk gerçek çalışmasını yaptık Fehmi’nin dediğine göre. Bugüne kadar olanlar atölye, tanışma mahiyetindeymiş. Fehmi projenin kabaca takviminden ve temposundan bahsetti. Ocağın sonlarına doğru Fransız Kültür’de prömiyer yapacakmışız. Ama bunun için bir buçuk ay içinde oraya kesin bir bilgi verilmesi gerekmiş programa girmesi için. Bunun dışında mekan+ ile konuşmuş. Onlar da oyunu orada da oynamamız şartıyla prova mekanı olarak sahnelerini kullanabileceğimizi söylemişler. Prova için üç mekanımız var: tatavla, mekan+, Fransız kültür. Başlarda daha çok ilk ikisinde olacak özellikle aralıktan sonra da Fransız kültür.
Oyunu çıkarmak için yaklaşık 4 ay var. Fehmi süreci ikiye ayıracağımızı söyledi. İlk zamanlar haftada 1-2 gün buluşup malzeme biriktirme, beraber oyun bulma ve temel prensipler üzerine gideceğiz. Son bir buçuk ayda da “bunun üzerinden devam edelim” dediklerimize abanıp oyunu çıkaracağız. Sahnede bu süreç boyunca arayacağımız şey de “şimdi, burada olmak, sıfır noktasını-boşluğu aramak, bir şeylerin sahnede oluşması ve sonra kaybolması” olacak. Fehmi her ne kadar bir adı konamasa ve basitmiş gibi dursa da yapacağımız şeyin çok güçlü bir felsefesi olduğunun(varoluşçu) sürekli altını çiziyor. Sanırım, çok alışık olmadığımız bir tarz olduğu için meselenin özüne vakıf olamayacağımızdan endişe ediyor. Tabii, uzun süreli bir grup kurma- iş yapma tasavvuru da olduğu için beraber iş yapmak istediği insanların bu temel felsefe içinde kendilerini ifade etmelerini beklemesi normal.
Bugün, süreç boyunca düzenli olarak yapacağımız temel iki alıştırma gösterdi.
1.       tüm grup sahnenin gerisinde sandalyelerde oturmaktadır. Sahnenin önünde bir tane sandalye vardır, gruba dönük şekilde koyulmuş. Yönetmen bir kişi belirler. Belirlediği kişi sandalyesinden kalkar, yürür ve sahnenin önündeki sandalyeye oturur. Yönetmen, kişiden adını-soyadını, yaşını söylemesini ister. Ya da 10’a kadar saydırır, 5 tane yemek adı, marka vb. saydırır.
Ama tüm bu gündelik basit eylemi şu kurallar altında yapılır.
/1. Oyuncu etraftaki her şeye açık, şimdi ve buradadır. Duyduğu herhangi bir sese, harekete tepki verir(not düşer, farkına varır).
/2.oyuncunun tek görevi öndeki sandalyeye gidip oturmaktır. Ama hareket edebilmesi için arkadaşlarından biriyle sürekli bir göz kontağı kurmak zorundadır. Kontak ancak dışarıdan gelen sese verilen kısa tepkilerde kesilebilir.
/3.üç saniye kuralı. Oyuncu verilen bir komutu yapmadan önce 3 sn beklemek zorundadır.

Yani; temelde oyuncu çok basit gündelik bir eylemi yaparken eylemi hep kesintiye uğrar. O da usanmadan, eyleme devam etmek ister. Görür, algılar, tepki verir. 3 sn kuralı aslında normalde yaptığımız algılama sürecini genişletmek anlamına geliyor. İleride bunu da sileceğiz. Temel mesele; oyuncudaki boşluk anlarını yaratmak ve oyuncunun o anlarda kendiliğinden gösterdiği tepkiler üzerinden oyuncunun ‘clown’unu ortaya çıkarmak.

2.       Çember oyunu(Mario Gonzalez tarafından uydurulmuş)
Bu alıştırma biraz daha karmaşık. Fehmilerin bir hocası uydurmuş ve uzun yıllardır oyunculuk okullarında ilk iki yıl her derse başlarken yapılan bir ritüelmiş. Fehmi bu alıştırmanın bir süre sonra maskelerle yapıldığını ve ortaya inanılmaz şeylerin çıktığını söylüyor. Biz de her çalışmaya bu alıştırmayla başlayacakmışız.

Oyun 4 ya da 8 kişiyle oynanıyor. Yere bir işaret konur ve bu işaretin dört ana yönüne- merkeze eşit mesafede duran- 4 çizgi çekilir(eğer oyun 8 kişiyle oynanacaksa 4 de ara yön eklenir). Oyuncular sahnenin gerisinde hilal şeklinde dizilmiş sandalyelerde oturmaktadır. Bu sefer kontakta olmaları gereken şey ortadaki işarettir. Yerlerini alana kadar bu işarete bakmak zorundalar. Yine tabii dışarıya açık oldukları için kontak kesintiye uğramak zorunda kalacak: ‘bir görevim var ama ahh bir engel çıktı!’. Oyuncular çizgilerle belirtilen yerlerine geçerken de doğru organize olmalılar. Kim hangi çizgiye daha yakın? Nasıl hareket edersek bir kargaşa yaratmadan yerleşebiliriz? Çizgilerin dibine gelince milimetrik adımlarla çizgiye sıfır yerleşmek için oyuncular yüksek sesle attıkları adımları sayarlar ve mükemmel bir biçimde yerleşmeye çalışırlar. Bu sırada tabii merkezden kopmuşlar ve ayaklarına bakmaktadırlar. İşini tamamlayan başını kaldırır ve devam eden var mı diye hala iş yapan(lar)a bakar. Sona kalan oyuncu başını kaldırdığında kendisinin sonuncu olduğunu anlar. Bu aynı zamanda oyundaki rolünün de belli olduğu anlamına gelir. O, ilk ‘kahraman(protogonist)’tir. Tam karşısında duran da ‘koro başı’dır. Bunlar oyunumuzdaki iki roldür. Kahraman, başını kaldırıp kendi rolünü anladığında 3 sn kuralına uyarak bir adım alır. Koro şefi de kahramanın attığı adımın aynısı atmaya çalışır. Kahraman bu sefer koro şefinin attığı adımın aynısı atmalıdır. Adım alır. Bu durumda koro şefi adımın aynı olmadığını düşünüyorsa-ki aynı olması neredeyse çok zordur- 3 sn kuralına göre bekler. 4. Ve 5.sn de kahraman adımının kabul görmediğini anlayıp bakışını en yakınındaki oyuncuya döndürür(eğer aynı mesafede duran iki oyuncu varsa sağdakini tercih eder). Baktığı kişi ‘yeni kahramandır’. Rolünü kabul etmesi için ‘eski kahramanın’ ayaklarına bakar. ‘eski kahraman’ bunun üzerine belinden aşağı kendini rahat bırakarak arkaya doğru bakar ve kendine çeki düzen verir. Ayağa kalktığında o da artık ‘yeni koro şefidir’. Bu durumda ‘eski koro şefinin’ ‘yeni kahramanla’ kontağı kesmeden ‘yeni koro şefinin’ yanına geçmesi gerekir. Bunu yaparken ‘koro şefiyle’ ‘kahraman’ arasındaki kontağın kesilmemesine dikkat etmeli, aralarından geçmemelidir. ‘eski koro şefinin’ boşalttığı yer kahramanın gelmesi gereken yerdir. Kahraman da yerini alınca, yine 3 sn kuralına uyarak adım alır(tabii kahramanın ‘eski koro şefinin’ bıraktığı yerde durması gerekir. Eğer değilse yönetmen dışarıdan alkışla komut vererek onu aynı yere götürmelidir). Koro da adım alır şefin önderliğinde. Kahraman alır, koro beğenmez. 4. Saniye kahraman 4.oyuncuya bakar. ‘Yeni kahraman’ artık odur. Aynı ritüelle kahramanlığı kabul eder. Şimdi koro yeni şeflerinin yanına gitmelidir. Yine burada da akıllıca davranıp, en düzgün şekilde yerleşmelidirler. Aynı oyun oynanır. Bu sefer koronun beğenmemesi durumunda 4.sn den sonra kahraman yere bakarak kendini öldürür ve oyun biter.

Oyunu bugün çok iyi oynayamadık. Gerçekten başlangıçta komutlar bedene yerleşene kadar çok zihin yoran bir alıştırma. Son oyunumuzda Fehmi olması gereken ritmi biraz yakaladığımızı söyledi. Bu oyun, oyuncudaki dürtülerin ortaya çıkarılması için müthiş bir alıştırmaymış. Fehmi, bunu uzun süre yaptıktan sonra mesela maskeye geçildiğinde çok rahat bir şekilde maskenin taşınabildiğini ve ortaya çok yaratıcı durumların çıktığını söyledi. Çünkü, oyuncu kurallarını bedenine aldıktan sonra fark etmeden dürtülerini açmakta ve insani olanın bedeninde oluşmasına izin vermektedir. Artık oyuncu dışarıdaki etkenlere direkt olarak bir tepki vermese de onları duymakta ve bunu bedeninde taşıyabilmektedir. Kısacası, yaptığı her eylem parlamaktadır.