Yine bugünkü çalışmadan çok heyecanlanarak çıktım. Galiba
yapmaya çalıştığımız şeyi bugün biraz daha iyi anlamaya başladım. Artık,
yazarken unutmayım diye çalışma sırasında ufak defterime notlar düşüyorum.
Tıpkı bir laboratuvar gibi oluyor sanki çalışmalar. Fehmi bir çalışma
yaptırıyor, biz o esnada bir şeyin içine giriyoruz, aklımıza gelen bir şeyi
söylüyoruz. Bir anda tiyatro, hayat, felsefe üzerine konuşmaya başlıyoruz. Bir
tiyatro okuluna gitsek herhalde bundan daha iyi bir ders olamaz!
Temel yürüme çalışmasından sonra dürtü üzerine ufak bir
çalışma yapıldı. Dünyaya yukarıdan bakan bir kamera yavaş yavaş zoom yaparak
mesela İstiklal Caddesi’ndeki kalabalığa giriyor. Oyuncunun kendini bu
kalabalığın içinde yürüyor hissetmesi-herhangi bir şey oynamaya çalışmadan-
nasıl dürtüleri harekete geçiriyor? Duygu ya da his olarak herhangi bir isim
verme. Bir şey yapıyor sana adını koyamadığın. O şey nerende oluşuyor, nasıl
etkiliyor yürüyüşünü, bakışını vs.? önce bu dürtünün %10 seviyesinde seni
etkidiğini düşün(daha gerçekçi bir yerdesin yani), daha sonra bu dürtüyü yavaş
yavaş artırıyoruz ve en son %100 ‘e geliyor. Yani biz dürtünün kendisi
oluyoruz.
Ayrıca bu durumu grup olarak doğaçlamak da ilginç şeyler
çıkarıyor. Bir oyuncunun %100, diğerlerinin %10 olduğu ya da ikişerli doğaçlar.
İki oyuncu da %100 ya da %10, sözlü /sözsüz.
Bugün steriotipler üzerine çalıştık. Fehmi bu çalışmaların
Lecoq da filan da sıkça yapıldığını belirtti. Daha Hollywood filmlerinde
gördüğümüz melodram sahnelerine benzer şeyler doğaçladık. Aşk, ölüm, haberci,
ayrılık gibi çok temel temalar üzerine kurulduğunu tüm hikayelerin ve aslında
antropolojik olarak insan evladı bunları binyıllardır yaşadığı için
bedenlerimiz böyle melodram sahnelerinde her şeyi hatırlıyor ve ortaya çok
güçlü şeyler çıkıyor. Anlatılan hikayelerin konusu Antik Yunan tragedyalarından
beri hep aynı. Sadece içinde bulunduğumuz zamana göre onun anlatılış biçimi ve
ifade ettiği şeyler değişiyor. O zaman mesele, “Peki ben bu hikayeyi nasıl
anlatacağım?” a geliyor.
Öte yandan bu tarz çalışmalar bizdeki o içgüdü ve dürtüleri
de uyarıyor. Böyle bir sahnedeki “dramatik tansiyon” hem izleyende hem oyuncuda
çok güçlü, kaliteli bir beden ve imge yaratıyor. Bizim için mesele bu kaliteyi
normal bir oyuncu olarak sahnede nasıl yakalayabiliriz.
Yine bir streotip durum. Statü. Alt ve üst. Sahnede normal
yürüyoruz. Önce üst durumdayız. Yürüyüş nasıl değişti, oynama durumu değil.
Belki dışarıdan görünmeyen bedensel bir değişim. Şimdi alt sın. Ne değişti?
Bakış, omurilik duruşu…”dışarıdan o kadar belli oluyor ki kimin alt kimin üst
olduğu…bir şey söylemenize, yapmanıza gerek yok!”. Bu durumla nasıl oyunlar
yaratılabilir?
Esasen iki insan arasındaki temel durumlardan biri de bu
statü farkı. İşçi-çalışan, iki aşık, karı-koca vs…herhangi bir ilişki durumunda
hemen oluşuveren-belki fark etmeden- bir durum. Buradan nereye gidebilir?
Dinle. Nasıl hikayeler çıkabilir? Sen bile bilmiyorsun.
Düzgünle doğaç yaparken bir yerde şöyle bir şey çıktı: ben
çok iyi bildiğim ve sevdiğim bir konuyu anlatıyorum, Düzgün de bana asistanlık
ediyor(Fehmi, gerçekten merak ettiğim, bildiğim ve anlatmaktan zevk duyduğum
bir şey yapmamı istedi). Ben de Divan edebiyatından bir şiiri söyleyip
açıkladım. Fehmi, doğaç bitince “İşte senin oyuncunun buralarda bir yerde!”
dedi. “Aslında normal Hüseyin’i gördük ama izlendiğinin farkında, sahnenin, her
şeyin farkında bir Hüseyin. Daha büyük bir Hüseyin!”.
Oyunculuk denen şey buralarda. Kendi nötr oyuncu halini
keşfetmekte. İşin %80 i buymuş. Yani sen, normal sen sahneye çıkınca orada
durmak zorunda kalınca neler oluyor? Sana rağmen neler oluyor? Gelen dürtüler,
hisler ne? Yaratıcı kanallar buralarda. Yani, “kendini bilmekte”. Bugün o
yüzden epey heyecanlandım. İnsanın kendi terbiye edecek, yaptıkça kendine
ikinci bir alem yaratacağı şey oyunculuk ise benim için bu %80 i aramak bütün
bir ömür boyunca sürecek bir yolculuk olabilir. Her gün aynı şeyi oynasan da
her gün canlı kalabilmek için kendindeki o sıfır noktasını aramak zorundasın.
Yaratıcı bir uğraş için mesele kendini tıpkı sakin bir göl
haline getirmekte. Hep o sükûnet ve huzur halini- belki de işte
çocuk/peygamber- korumakta. O zaman o gölün içini görmen, atılan taşın sana
nasıl bir şey yaptığını keşfetmen kolaylaşır. Bu hale nasıl ulaşılır? Bütün
büyük oyuncu ve yönetmenler bununla uğraşıyor-muş. Sen bu dürtüleri/ güdüleri
/itkileri keşfettikçe onlar bedeninde hatırlanacak ve sahnede sen belki de fark
etmeden arkanda duracak, oyuncunu büyütecek.
İşte o “sıfır” noktasını aramak için kimi clown gibi
çalışmalar yapar, kimi tamamen çılgın hareketlerle kendinden geçer, kimi oyun
oynayarak…biçimler değişebilir ama arkasında duran felsefi aynıdır. O yüzden
hepsinden faydalanmak lazım. Hatta sendeki bu hisleri harekete geçirecek
herhangi bir şey bir oyunculuk çalışması olabilir. Şarkı söyleme, mimari bir
eseri inceleme, resim, hatıralarını anlatma, önceden geçtiğin yerlere
uğrama…belki de hayatını şekillendiren ve vazgeçemediğin şeyler…