Pazartesi, Kasım 04, 2013

2 ekim'13 çarşamba / tatavla

Yine bugünkü çalışmadan çok heyecanlanarak çıktım. Galiba yapmaya çalıştığımız şeyi bugün biraz daha iyi anlamaya başladım. Artık, yazarken unutmayım diye çalışma sırasında ufak defterime notlar düşüyorum. Tıpkı bir laboratuvar gibi oluyor sanki çalışmalar. Fehmi bir çalışma yaptırıyor, biz o esnada bir şeyin içine giriyoruz, aklımıza gelen bir şeyi söylüyoruz. Bir anda tiyatro, hayat, felsefe üzerine konuşmaya başlıyoruz. Bir tiyatro okuluna gitsek herhalde bundan daha iyi bir ders olamaz!
Temel yürüme çalışmasından sonra dürtü üzerine ufak bir çalışma yapıldı. Dünyaya yukarıdan bakan bir kamera yavaş yavaş zoom yaparak mesela İstiklal Caddesi’ndeki kalabalığa giriyor. Oyuncunun kendini bu kalabalığın içinde yürüyor hissetmesi-herhangi bir şey oynamaya çalışmadan- nasıl dürtüleri harekete geçiriyor? Duygu ya da his olarak herhangi bir isim verme. Bir şey yapıyor sana adını koyamadığın. O şey nerende oluşuyor, nasıl etkiliyor yürüyüşünü, bakışını vs.? önce bu dürtünün %10 seviyesinde seni etkidiğini düşün(daha gerçekçi bir yerdesin yani), daha sonra bu dürtüyü yavaş yavaş artırıyoruz ve en son %100 ‘e geliyor. Yani biz dürtünün kendisi oluyoruz.
Ayrıca bu durumu grup olarak doğaçlamak da ilginç şeyler çıkarıyor. Bir oyuncunun %100, diğerlerinin %10 olduğu ya da ikişerli doğaçlar. İki oyuncu da %100 ya da %10, sözlü /sözsüz.
Bugün steriotipler üzerine çalıştık. Fehmi bu çalışmaların Lecoq da filan da sıkça yapıldığını belirtti. Daha Hollywood filmlerinde gördüğümüz melodram sahnelerine benzer şeyler doğaçladık. Aşk, ölüm, haberci, ayrılık gibi çok temel temalar üzerine kurulduğunu tüm hikayelerin ve aslında antropolojik olarak insan evladı bunları binyıllardır yaşadığı için bedenlerimiz böyle melodram sahnelerinde her şeyi hatırlıyor ve ortaya çok güçlü şeyler çıkıyor. Anlatılan hikayelerin konusu Antik Yunan tragedyalarından beri hep aynı. Sadece içinde bulunduğumuz zamana göre onun anlatılış biçimi ve ifade ettiği şeyler değişiyor. O zaman mesele, “Peki ben bu hikayeyi nasıl anlatacağım?” a geliyor.
Öte yandan bu tarz çalışmalar bizdeki o içgüdü ve dürtüleri de uyarıyor. Böyle bir sahnedeki “dramatik tansiyon” hem izleyende hem oyuncuda çok güçlü, kaliteli bir beden ve imge yaratıyor. Bizim için mesele bu kaliteyi normal bir oyuncu olarak sahnede nasıl yakalayabiliriz.  
Yine bir streotip durum. Statü. Alt ve üst. Sahnede normal yürüyoruz. Önce üst durumdayız. Yürüyüş nasıl değişti, oynama durumu değil. Belki dışarıdan görünmeyen bedensel bir değişim. Şimdi alt sın. Ne değişti? Bakış, omurilik duruşu…”dışarıdan o kadar belli oluyor ki kimin alt kimin üst olduğu…bir şey söylemenize, yapmanıza gerek yok!”. Bu durumla nasıl oyunlar yaratılabilir?
Esasen iki insan arasındaki temel durumlardan biri de bu statü farkı. İşçi-çalışan, iki aşık, karı-koca vs…herhangi bir ilişki durumunda hemen oluşuveren-belki fark etmeden- bir durum. Buradan nereye gidebilir? Dinle. Nasıl hikayeler çıkabilir? Sen bile bilmiyorsun.
Düzgünle doğaç yaparken bir yerde şöyle bir şey çıktı: ben çok iyi bildiğim ve sevdiğim bir konuyu anlatıyorum, Düzgün de bana asistanlık ediyor(Fehmi, gerçekten merak ettiğim, bildiğim ve anlatmaktan zevk duyduğum bir şey yapmamı istedi). Ben de Divan edebiyatından bir şiiri söyleyip açıkladım. Fehmi, doğaç bitince “İşte senin oyuncunun buralarda bir yerde!” dedi. “Aslında normal Hüseyin’i gördük ama izlendiğinin farkında, sahnenin, her şeyin farkında bir Hüseyin. Daha büyük bir Hüseyin!”.
Oyunculuk denen şey buralarda. Kendi nötr oyuncu halini keşfetmekte. İşin %80 i buymuş. Yani sen, normal sen sahneye çıkınca orada durmak zorunda kalınca neler oluyor? Sana rağmen neler oluyor? Gelen dürtüler, hisler ne? Yaratıcı kanallar buralarda. Yani, “kendini bilmekte”. Bugün o yüzden epey heyecanlandım. İnsanın kendi terbiye edecek, yaptıkça kendine ikinci bir alem yaratacağı şey oyunculuk ise benim için bu %80 i aramak bütün bir ömür boyunca sürecek bir yolculuk olabilir. Her gün aynı şeyi oynasan da her gün canlı kalabilmek için kendindeki o sıfır noktasını aramak zorundasın.
Yaratıcı bir uğraş için mesele kendini tıpkı sakin bir göl haline getirmekte. Hep o sükûnet ve huzur halini- belki de işte çocuk/peygamber- korumakta. O zaman o gölün içini görmen, atılan taşın sana nasıl bir şey yaptığını keşfetmen kolaylaşır. Bu hale nasıl ulaşılır? Bütün büyük oyuncu ve yönetmenler bununla uğraşıyor-muş. Sen bu dürtüleri/ güdüleri /itkileri keşfettikçe onlar bedeninde hatırlanacak ve sahnede sen belki de fark etmeden arkanda duracak, oyuncunu büyütecek.
İşte o “sıfır” noktasını aramak için kimi clown gibi çalışmalar yapar, kimi tamamen çılgın hareketlerle kendinden geçer, kimi oyun oynayarak…biçimler değişebilir ama arkasında duran felsefi aynıdır. O yüzden hepsinden faydalanmak lazım. Hatta sendeki bu hisleri harekete geçirecek herhangi bir şey bir oyunculuk çalışması olabilir. Şarkı söyleme, mimari bir eseri inceleme, resim, hatıralarını anlatma, önceden geçtiğin yerlere uğrama…belki de hayatını şekillendiren ve vazgeçemediğin şeyler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder